12 EKIM 2006 PERSEMBE GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI
| OZDERIN,M. msn : ozderin@hotmail.com |
12 Ekim 2006 Tarihli ve 26317 Sayılı Resmî Gazete
MEVZUAT
YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ
BAKANLAR KURULU KARARLARI
2006/11045 4760 Sayılı Özel Tüketim Vergisi Kanununa Ekli (I) Sayılı Listede Yer Alan Bazı Mallarda Uygulanan Özel Tüketim Vergisine İlişkin Karar
2006/11067 506 Sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu ve 2925 Sayılı Tarım İşçileri Sosyal Sigortalar Kanununa Göre Sigortalı ve Hak Sahibi Olan Kimselere, Bu Kanunlar Gereğince Bağlanan Gelir ve Aylıkların Ödeme Tarihlerinin Belirlenmesine Dair 2002/5001 Sayılı Kararnamede Değişiklik Yapılmasına İlişkin Ekli Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar
ATAMA KARARLARI
— Millî Savunma Bakanlığına Ait Atama Kararları
YÖNETMELİKLER
— Kozmetik Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik
— Ufuk Üniversitesi Önlisans ve Lisans Eğitim-Öğretim ve Sınav Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik
— Uşak Üniversitesi Eğitim-Öğretim ve Sınav Yönetmeliği
TEBLİĞ
— 98/10 Sayılı Araştırma-Geliştirme (AR-GE) Yardımına İlişkin Tebliğ’de Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ (No: 2006/5)
Özbilgin’i ben öldürmedim
HÜRRİYET
Danıştay 2. Dairesi ve Cumhuriyet Gazetesi’ne saldırı davasının tutuklu sanığı Alparslan Arslan, "akıllı" raporu verilmesinin ardından mahkemeye posta yoluyla ilginç bir dilekçe gönderdi.
Şüpheli Alparslan Arslan diye imzaladığı ve tahliyesini talep ettiği dilekçede, Arslan şöyle dedi: "Cumhuriyet Gazetesi’ne atılan üçüncü bombayı atan ve patlatan kesinlikle ben değilim. Ayrıca Danıştay saldırısında ölen Mustafa Yücel Özbilgin’i öldüren kişi kesinlikle ben değilim. Merhumun ölümünün müsebbibi ve öldürenin ben olmadığımı sayın mahkemeye bildiririm. Dosya hakkındaki savunmalarımın bir kısmı şimdilik bundan ibarettir."
Cezaevinde silah ve telefon için rüşvet vermiş
TOLGA ŞARDAN, GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara/MİLLİYET
Nesim Malki cinayeti davası sanığı Erol Evcil'in cezaevinde tutulduğu dönemde rüşvet vererek 'saltanat' hayatı yaşadığı ortaya çıktı.
Malki cinayeti tetikçisi Mehmet Sümbül'ün Hizbullah'a katılmasından sonra örgütün çöktüğünü ve bu durumun kendisine yaradığını vurgulayan Evcil'in, hakkındaki raporların içeriğini öğrenmek için BDDK murakıbından yardım aldığı da saptandı. 210 kişi hakkında 'çete' davası açan Bursa Başsavcılığı'nın hazırladığı iddianamedeki önemli bazı bölümler şöyle:
· Evcil, 'banka' diye söz ettiği, gizli ortağı, Nilüfer Turizm'in sahibi Hüseyin Kayapalı'ya gönderdiği bir mektupta, Mehmet Sümbül'den 'MS' diye söz etti. Sümbül'ün kendisini sattığını ama Hizbullah'a katılarak kazdığı kuyuya düştüğünü, böylece örgütün de çöktüğünü anlatan Evcil, Hizbullah'ın çökmesinin cezaevinden erken çıkmasını sağlayacağını vurguladı.
· Evcil, 'Abin' diye imzaladığı bir mektubunda, cezaevinde 40 bin mark harcadığını, 20 binini de rüşvet olarak dağıtarak silah ve telefon getirttiğini anlattı.
Gazete patronu olacaktı
· Evcil, 'katil' ve 'mafya' imajını yıkmak için gazete sahibi olmayı istedi. Kayapalı ile birlikte Bursa'da bir gazete çıkarmaya çalıştı.
· Evcil, birlikte hareket ettiği Çakıcı için 'ömür boyu garanti finansör', Çakıcı da Evcil için 'hayat sigortası' anlamına geliyor.
· Evcil'in sanatçı Ebru Gündeş'le telefon görüşmesi yaptığı anlaşıldı.
· Evcil'in, Malki cinayetinin diğer tetikçisi, firari Oğuz Işıklı'ya gönderilmesi için ağabeyi Zeki Işıklı'ya para verdiği de saptandı.
· BDDK murakıbı Ahmet Beyaz'ın da Evcil'in adamlarına, soruşturmalar hakkında bilgi verdiği anlaşıldı.
'Maganda'nın sabıkası silinmeyecek
ADNAN KESKİN /RADİKAL
ANKARA - Yargıtay Ceza Genel Kurulu (YCGK), ruhsatsız silah bulundurma suçuyla ilgili sabıka kayıtlarının silinemeyeceğine karar verdi.
Karara konu dava süreci şöyle gelişti:
Ruhsatsız silah taşımaktan hakkında dava açılan Sabri Kaya, 4 milyon 266 bin lira ağır para cezasına mahkum edildi. Ancak Kaya'nın sabıka kaydı yasada öngörülen süre geçtiği gerekçesiyle silindi. Adalet Bakanlığı, başka bir davada adli sicil kaydının silinmesinin yasaya aykırı olduğunu belirterek, Yargıtay'a başvurdu. Yargıtay 8. Ceza Dairesi, bakanlığın başvurusundaki gerekçeleri paylaştı. Bu kez Yargıtay Başsavcılığı karara itiraz etti.
Ruhsat alamayacaklar
Davaya son noktayı önceki gün YCGK koydu. Buna göre, sadece ruhsatsız silah bulundurma değil, şehir magandası olarak nitelenen kişiler dahil kanuna aykırı silah bulunduran, silah kullanan ya da silahla suç işleyenlerin sabıka kaydı silinmeyecek. Dolayısıyla bu kişiler bir süre sonra sabıka kayıtlarını mahkeme kararıyla sildirip, yeniden silah ruhsatı alma olanağı elde edemeyecek.
Silah taşımayan vicdani retçiye 5 ay 25 gün hapis
Ersin BAL/AKŞAM
Askeri Yargıtay, dini inancı gereği silah ve teçhizat taşımayı kabul etmeyen ve bu nedenle, 'emre itaatsizlikte ısrar' suçundan 5 ay 25 gün hapis cezasına çarptırılan erin mahkumiyet kararını, yasaya ve usule uygun bularak onadı. Askeri Yargıtay'ın gerekçeli kararında, sanığın dini inanışları nedeni ile silah ve teçhizat almamasının, suçun oluşumunu ve cezayı etkilemeyeceği vurgulandı.
OLAY NASIL GELİŞTİ?
Olay Gaziantep İl Jandarma Komutanlığı'nda yaşandı. 2003 yılında zorunlu askerlik hizmetini yapan bir er, bölük komutanının kendisine verdiği silah ve teçhizatı, 'dini inançlarıma ters' gerekçesi ile almak istemedi. Komutanının, 'emre itaatsizlikte ısrar suçunu işlemiş olursun' uyarısına rağmen, kararından vazgeçmeyen er hakkında soruşturma başlatıldı. Askeri savcı dava açtı. Sanığın psikiyatrik açıdan sağlık sorunu bulunmadığı ve askerliğe elverişli olduğu yönünde rapor hazırlandı.
Askeri mahkemedeki yargılamada, vicdani retçi er, suç işleme kastı olmadığını, kararı inançları gereği aldığını yineledi. Mahkeme 'emre itaatsizlikte ısrar' eyleminden suçlu buldu ve 5 ay 25 gün hapis cezasına mahkum etti. Sanık kararı temyiz etti. Ancak Askeri Yargıtay 4'üncü Dairesi, mazeretini kabul etmeyerek hapis cezasını onadı.
EMSAL TEŞKİL EDECEK KARARIN ÖZETİ: '...Sanığa askerlik eğitiminin bir gereği olarak silah ve teçhizat alması yönünde verilen emrin, hizmete ilişkin olduğuna kuşku yoktur. Askeri Ceza Kanunu'nun 45'inci maddesinde, 'Bir şahsın hareketini vicdanına veya dinine göre lazım saymış olması, yapmak ve yapmamakla vuka gelen bir suçun cezayı mucip olmasına engel teşkil etmez' şeklinde hükmü bulunmaktadır. Bu hüküm dikkate alındığında, sanığın dini inanışları nedeniyle silah ve teçhizatı teslim almak istememesinin suçun oluşumuna bir etkisi olmayacaktır..'
Danıştay'dan salonda saç ekimine yasak
Gül KİREKLO / İSTANBUL/AKŞAM
MİLLETVEKİLLERİ arasında da yaygınlaşan saç ekim operasyonları Danıştay kararıyla artık sadece hastanelerde yapılabilecek. Saç ektirmeyi önemli bir operasyon olarak nitelendiren Danıştay, bunun uzman hekim gözetiminde, hastane ortamlarında yapılmasını karara bağladı.
İTİRAZLAR ÜZERİNE...
Sağlık Bakanlığı'nın 2001'de hazırladığı yönetmelik, sertifika alan pratisyen hekimlere ve güzellik uzmanlarına ofis ortamında saç ekme, ciltteki siğil, yara izi gibi izleri kapatma yetkisi veriyordu. İleride kötü sonuçlarla karşılaşılmaması için yapılan itirazlar üzerine Danıştay bu kararı aldı.
Yuvacık kararı bozuldu
AA - ANKARA - Yargıtay 5. Ceza Dairesi, İzmit'teki Yuvacık Barajı'nın yapımında 'devlet alımına fesat karıştırıldığı' iddiasıyla Gama A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Erol Üçer ve Güriş A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı İdris Yamantürk'ün de aralarında olduğu dokuz sanık hakkındaki mahkumiyet kararını bozdu. Bozma kararında, sanıklar hakkında Kocaeli Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki davanın kesinleşip kesinleşmediği, baraj yapımı gibi teknik bir işlem için bilirkişi incelemesinin yaptırılmaması, inşaatı yapan firmaların haksız çıkar sağlayıp sağlamadığı gibi hususların eksik kaldığı belirtildi. Mahkûmiyet kararının oy çokluğuyla bozulduğu kaydedildi. RADİKAL
ŞEMDİNLİ HABERLERİ
Evrensel '301'den yargılanıyor
İstanbul Haber Servisi - Evrensel gazetesi imtiyaz sahibi Ahmet Sami Belek ve sorumlu yazıişleri müdürü Şahin Bayar hakkında TCY'nin 301. maddesi uyarınca " Cumhuriyeti ve Türklüğü aşağıladıklar ı" ve " suçu ve suçluyu övdükleri ", " suç işlemeye tahrik ettikleri " gerekçesiyle açılan dört ayrı davanın görülmesine başlandı. Evrensel gazetesinde Şemdinli olaylarına ilişkin çeşitli tarihlerde yayımlanan haber, demeç ve köşe yazıları nedeniyle açılan dava Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi yargıcının olmaması nedeniyle Şişli 5. Asliye Ceza Mahkemesi'nde görüldü. Duruşmada ifade veren Belek, yayın ilkeleri gereği gazetede yer alan yazılara müdahale etme hakkının olmadığını söyleyerek suçlamaları kabul etmedi. Sanık Bayar da suçlamaları kabul etmediğini söyleyerek dava konusu haberlerin suçluyu övme ya da aşağılama amacını taşımadığını ifade etti. Sanıkların avukatı Kamil Tekin Sürek, müvekkillerinin beraatını talep ederek " Habercilikte objektiflik ilkesi ile hareket edilmiştir " dedi. Duruşma eksikliklerin giderilmesi amacıyla 13 Aralık'a ertelendi. CUMHURİYET
Tecavüzcülere 32 yıl hapis
Antalya'da kendilerine polis süsü vererek arabalarına aldıkları bir kadına ormanlık alanda tecavüz eden 3 kişiye ceza yağdı
ANTALYA (Cumhuriyet) - Antalya'da kendilerini polis olarak tanıtarak bir kadına tecavüz eden, zorla oral seks yaptıran ve altın künyesini gasp eden 3 kişiye 32'şer yıl 9'ar ay 22'şer gün hapis cezası verildi.
Antalya'da F.D. adlı kadın geçen ocak ayında arkadaşı Rıdvan Çelik 'in arabasında otururken kendilerini polis olarak tanıtan Mehmet Bora (28), Süleyman Cebeci (38) ve Bekir Gökmen (28) tarafından polis merkezine götürüleceği iddiasıyla başka bir otomobile bindirilerek ormanlık alana götürüldü. Zanlılar F.D'ye ormanlık alanda tecavüz ederek oral seks yaptırdı. Tecavüz davasına bakan Antalya 3'üncü Ağır Ceza Mahkemesi heyeti, 3 sanığa yağma, cinsel saldırı, tecavüz, hürriyeti tahdit, kendilerine polis süsü verme suçlarından ceza yağdırdı.
Karnesiyle donan öğrencinin davası AİHM'de
NEZAHAT ALKAN/BİRGÜN
İstanbul Ümraniye'de 22 Ocak 2004 günü karne aldıktan sonra evine dönerken donarak ölen 8 yaşındaki Atalay Kemaloğlu'nun ailesinin idare aleyhine açtığı tazminat davası, 10 bin YTL'lik dava harcını yatıramadıkları için düştü. Ailenin avukatı, hak arama özgürlüğü ekonomik gerekçeyle ihlal edilemeyeceği gerekçesiyle davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi' ne (AİHM) götürdü.
Yenidoğan Ayşe Çarmıklı İlköğretim Okulu öğrencisi Atalay Kemaloğlu, Meteoroloji'-nin uyarılarına rağmen tatil ilan edilmediği için, karnesini almak üzere okuluna gitti. Erken saatte karnesini alan Kemaloğlu, okul servisini beklemeden yürüyerek evine gitmeye çalıştı, ancak tipide yolunu kaybeden çocuk donarak yaşamını yitirdi.
Aile adına İstanbul Bölge İdare Mahkeme-si'ne başvuran Avukat Ergin Cinmen, Atalay'ın ölümünde ağır hizmet kusuru bulunduğu gerekçesiyle Milli Eğitim Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve belediye aleyhine 20 bini yoksunluk, 300 bini de manevi olmak üzere toplam 320 bin YTL'lik tazminat davası açtı. Ancak aile 10 bin YTL'lik dava harcını yatıra-madı. İstediği tazminat miktarıyla memleketi olan Erzurum'da okul yaptıracağını açıklayan baba İlbey Kemaloğlu, harç parasını yatı-ramayacağını da mahkemeye sunduğu evraklarla belgeledi. Ancak mahkeme davaya harçsız bakılabilme olanağı sağlayan adli yardım talebini kabul etmeyince dava düştü.
YOKSULLUK DAVAYI ENGELLEDİ
Avukat Ergin Cinmen, idare mahkemesinin yargı harçlarını bir hakkın özünden üstün gördüğü ve hak arama özgürlüğünün ekonomik durum nedeniyle ihlal edilemeyeceğini gerekçe göstererek davayı AİHM'e götürdü. Cinmen, AİHM'e başvuru dilekçesinde şöyle dedi:
"İnsanların sırf yoksulluğu nedeniyle hak arama yolları kesilirse bu hukuk devletinde kabul edilebilir bir durum değildir. Davamızda hak arama özgürlüğü, ekonomik durumunun uygun olmaması nedeniyle ihlal edilmiştir. TC yargısı yargı harçlarını bihakkın davanın özünden östün görmüş iç hukuka da aykırı bir uygulama ile müvekkilin hak arama mercii olan İdare Mahkemesi'nde dava açması engellenmiştir. İç hukuk yolları tükendiğinden başvuru zorunluluğu doğmuştur" dedi. Yüksek mahkemeden tazminat davasının harçsız görülmesi talep edildi.
Kemaloğlu'nun ölümünde ihmalleri bulunduğu gerekçesiyle Ümraniye 3. Asliye Ceza Mahkemesi'nde yargılanan ve delil yetersizliğinden beraatle sonuçlanan öğretmen ve okul müdürünün davası da aile tarafından temyiz edildi.
1.6 milyar YTL'lik akaryakıt cezasına, kapıya araba dayanmasa da icra yolu netlik kazandı
Yargı kararı beklenmeyecek
* Gelir İdaresi Başkanvekili Arıoğlu, akaryakıt dağıtım şirketlerine verilen cezaya ilişkin dosyalar kendilerine ulaşınca ödeme emirlerini yollayacaklarını açıkladı.
Ekonomi Servisi - Gelir İdaresi Başkanvekili Osman Arıoğlu , Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu'nun (EPDK) akaryakıt dağıtım bayilerine kestiği 1.6 milyar YTL'lik idari cezaların Kabahatler Kanunu çerçevesinde değerlendirilmediğini söyledi. Arıoğlu, cezaya ilişkin olarak, dosyalar kendilerine ulaştığında ödeme emirlerini yollamaya başlayacaklarını söyledi.
"Aslında normalde Kabahatler Kanunu kapsamındaki olaylarda durum şuydu: İdareler cezayı keser, yasal süreç tamamlanır, ondan sonda idare tahsil edememişse gelir idaresine, vergi dairelerine gelir. Tahsilat yapılırdı. Fakat burada EPDK Petrol Kanunu'nda değişiklik yapmış, Kabahatler Kanunu'ndan ayrılma durumu söz konusu EPDK'nin kestiği cezalar bakımından, EPDK'nin verdiği 1 aylık sürenin sonunda mükelleflerin itiraz etme hakkı var. Bu olayda itiraz etmelerine rağmen EPDK yasaya bağlı olarak dosyaları vergi dairelerine gönderebiliyor. Vergi dairelerine geldiğinde ödeme emriyle tahkibata girişmek zorundayız. Dosyalar henüz bize gelmedi" diyen Arıoğlu, şirketlerin cezaları hemen ödeme zorunluluğu olmadığını belirtti. Mükellefin itiraz hakkı olduğunu hatırlatan Arıoğlu, Danıştay'daki davanın sürdüğünün dikkate alınarak hemen icra arabalarıyla şirketlerin kapılarına dayanamayacaklarını dile getirdi. Cezalarla ilgili dosyaların EPDK tarafından Maliye Bakanlığı'na gönderilmesine başlanmıştı.
Öte yandan, Turcas, İMKB'ye yaptığı açıklamada, Kabahatler Kanunu'nu gerekçe göstererek yargı süreci tamamlanıncaya kadar idari para cezasının ödenmesine yönelik bir işlem başlatmayacaklarını ifade ederken Petrol Ofisi de benzer bir açıklama yapmıştı. Ayrıca Alpet Genel Müdürü Aslan Değirmenci de cezaların ödenmesi konusunda yargı sürecini bekleyeceklerini, Danıştay'daki sürecin tamamlanmasının ardından yasaların gereğini yerine getireceklerini dile getirdi. CUMHURİYET
191 GÜNDÜR ÖLÜM ORUCUNDA
Aşçı'nın durumu kötüleşmeye başladı
İstanbul Haber Servisi- Ölüm orucu eyleminin 191. gününde olan İstanbul Barosu üyesi Avukat Behiç Aşçı' nın sağlık durumu kötüleşmeye başladı. Göz sinirlerinde zayıflama, sol gözde görme kaybı, vücudunun çeşitli bölgelerinde ödem başlangıçları ve iltihaplar olan Aşçı, Adalet Bakanlığı'nın cezaevlerindeki tecritin kaldırılmasına ilişkin somut adım atmasını bekliyor.
"Tecrit sessiz imha politikasıdır" diyen Aşçı, tecridin Türkiye'de yaşayan herkes üzerinde bir tehdit aracı olmaya devam ettiğini vurguladı. Müvekkillerinin yaşam haklarını günlerdir açlığı ile savunduğunu dile getiren Aşçı, denge bozuklukları, bağırsak hareketlerinde ağırlık, uykusuzluk gibi birçok rahatsızlık yaşamaya başladığını belirtti. Birçok kişinin açlık grevleri yaparak eylemine destek verdiği Aşçı, "Sessiz kalmak tecriti onaylamaktır. Bütün bu yaşananlara tanıksınız ve vicdanınızla başbaşasınız" diye konuştu. CUMHURİYET
TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ UYARDI
'Fransa ile bütün ilişkileri keseriz'
ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) - Fransız Parlamentosu'nun ''Ermeni soykırımı yapılmamıştır'' yönündeki görüşlere ceza öngören yasa tasarısına bir tepki de Türkiye Barolar Birliği'nden (TBB) geldi. TBB, tasarının yasalaşması durumunda Fransız baroları ve üniversiteleriyle olan bütün ilişkilerini keseceklerini duyurdu.
TBB Başkanlığı, Fransa'daki yasa tasarısıyla ilgili bir bildiri yayımladı. Bildiride, ''Fransa'nın düşünce özgürlüğü gibi kutsal bir kavramı, birtakım gündelik siyasal hesaplara kurban eden ve 21. yüzyılda hâlâ geçmişteki emperyalist amaçlarını gerçekleştirmek peşinde olan çirkin yüzü karşısında da sessiz kalamayız'' denildi. Açıklamada, ''TBB, Fransız Millet Meclisi'nde görüşülen bu tasarının kabul edilmesi halinde, Fransız baroları ve üniversiteleri ile olan bütün ilişkilerini kesecek ve Fransa'da 'Ermeni soykırımı yoktur' etkinlikleri düzenlemek gibi eylemleri birer birer yürürlüğe sokacaktır'' görüşü kaydedildi. TBB, bugün görüşülecek olan yasa tasarısını "insanoğlunun uzun yüzyıllar büyük ve kanlı mücadeleler sonucu kazandığı, insan derisi ile kaplı anayasalar ve yasalar ile güvence altına alınan düşünce özgürlüğünü ortadan kaldıracak bir yasa teklifi'' olarak niteledi.
Tabiplerden mektup
Öte yandan, Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi de, Fransa Tabipler Birliği'ne gönderdiği mektupta, ''Siz meslektaşlarımızdan beklentimiz, Fransa parlamenterlerine düşüncelerimizi aktararak bu vahim hatanın önüne geçilmesi yönünde çaba göstermenizdir'' denildi.
HERHANGİ BİR MAHKEME KARARI YOK
AİHM'ye direkt başvuru yolu açık
BAHADIR SELİM DİLEK /CUMHURİYET
ANKARA - Türkiye, Sözde Ermeni soykırımını inkâr edenlere ceza verilmesini öngören yasal düzenlemenin Fransız Parlamentosu'nda onaylanması durumunda, ''iç hukuk yollarının tüketilmesi'' sürecine takılmadan direkt olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) ''devlet başvurusu'' nda bulunabilecek.
Cumhuriyet 'in ulaştığı bilgilere göre, Dışişleri Bakanlığı'nın ilgili daireleri, 12 Ekim'den sonrası için kapsamlı bir çalışma içine girdi. Fransız meclisinin tartışmalı düzenlemeyi yasalaştırması durumunda Ankara, AİHM seçeneğini değerlendirmeye aldı. Bu çerçevede, Türkiye'nin devlet başvurusunda bulunabileceği gibi söz konusu yasadan mağdur olan bireyler için de AİHM yolu açık olacak. Ancak bireysel başvurularda, Fransa'daki iç hukuk yolları tüketilmek zorunda olacağı için zaman kaybı ortaya çıkacak. Ancak devlet başvurusunda böyle bir süreç işlemeyecek. Türkiye Cumhuriyeti adına Dışişleri Bakanlığı, yasal düzenlemenin onaylanmasının hemen sonrasında AİHM'ye gidebilecek. Sözde Ermeni soykırımına ilişkin bugüne kadar herhangi bir uluslararası veya ulusal mahkemenin verdiği bir karar olmadığından ötürü, yüksek mahkemenin Türkiye lehine karar vermesine kesin gözüyle bakılıyor.
Ermenilerin bugüne kadar sözde soykırım iddialarını uluslararası veya ulusal mahkemelere taşımamış olmasının Ermeni tezlerinin zayıflığının bir göstergesi olduğu değerlendirmeleri yapılıyor. Ermenilerin böyle bir karar çıkartamadıkları için konuyu siyasi platforma taşıma çabası içinde oldukları belirtiliyor.
İstanbul Barosu’nda seçim yarışı kızıştı
Ali DAĞLAR / İSTANBUL/HÜRRİYET
İstanbul Barosu’nun 14-15 Ekim tarihlerinde Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda yapılacak genel kurulu sert geçecek. 2 dönemdir başkanlık koltuğunda oturan ve 3’üncü kez adaylığını koyan Başkan Kazım Kolcuoğlu, projelerini tamamlamak için bir dönem daha göreve talip olduğunu kaydetti.
Kolcuoğlu, Esentepe’de avukat kampusü kuracaklarını, Büyükçekmece’de sosyal bir tesis ve huzurevi inşa edeceklerini söyledi.
SESSİZLİK ELEŞTİRİSİ
Çağdaş Avukatlar Grubu’nun ön seçimle belirlediği Yücel Sayman da, 4’üncü kez başkanlığa aday. 1996-2002 arası 3 dönem başkanlık yapan Sayman, "4 yıl aradan sonra yeniden adayım çünkü yargı tehdit ve taarruz altında, Baro sessiz" diyor. Sayman, seçilmesi halinde meslektaşlarından kopuk değil, onlarla iç içe çalışacağını söyledi.
Her seçime muhafazakar avukatların temsilcisi olarak ’Çağrı Avukatlar Grubu’ adıyla giren grup bu kez ’Hukukun Üstünlüğü Platformu’ adıyla, sağ kesimden grupları çatısı altında topladı. Hukukun Üstünlüğü Platformu’nun başkan adayı Avukat Satılmış Şahin, 7 bin avukatın bürosunu gezdiğini belirterek, şunları söyledi: "İstanbul’da 500 avukat iyi kazanıyor. 2 bini genel müdür düzeyinde, 4 bini 700-1 milyar kazanıyor, yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Avukatın ekonomik problemleri öncelikli konularımız olacak."
301'de 'gizli' çalışma
Babacan: 301. madde için çalışma başlattık. Ankara: Haberimiz yok
RADİKAL - MADRİD/ANKARA - Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Ali Babacan, 301. madde ile ilgili bir çalışma yürütüldüğünü açıkladı. Ancak Ankara'da ilgili hiçbir kurumda böylesi bir hazırlık olmadığı ortaya çıktı. Daha önce Adalet Bakanı Cemil Çiçek, Almanya'dayken 301'in değişebileceğini açıklamış, ancak daha sonra bu yönde hiçbir somut adım atılmadığı belirlenmişti.
Başmüzakereci Ali Babacan, Madrid'te gazetecilerin Avrupa Birliği'nin kasım ayında yayımlanacak ilerleme raporuna kadar 301. madde ile ilgili bir adım atılıp atılmayacağına ilişkin sorusu üzerine "301. maddeyle ilgili, hukukçulardan alternatifli bir çalışma istedik. Ancak bu çalışma, siyasi karar sürecine henüz gelmedi" dedi.
'Değişirse hükümet karar verecek'
Babacan bu açıklamayı yapsa da, Ankara'da konunun muhataplarının 301 konusunda herhangi bir çalışma yürütmedikleri ortaya çıktı. Adalet Bakanlığı Kanunlar Genel Müdürlüğü yetkilileri, dün itibarıyla birimlerinde 301. maddede değişikliğe yönelik herhangi çalışma olmadığını, kendilerinin bu amaçla kimseden görüş istemekle görevlendirilmediklerini ve herhangi bir komisyona da çağrılmadıklarını belirtti. Yetkililer, yapılan çalışmanın adresinin Avrupa Birliği Genel Sekreterliği (ABGS) olabileceğine de işaret etti. ABGS yetkilileriyse 301. maddeyle ilgili sürecin siyasi olduğuna dikkat çekerek, "Yasa değişecekse buna hükümet karar verecek" dediler. Dışişleri Bakanlığı yetkilileri de 301 konusunda bakanlık olarak bir çalışmalarının olmadığını açıkladı.
Çiçek de Almanya'da konuşmuştu
Adalet Bakanı Çiçek de, Almanya'daki bir konuşmasında, "301'inci madde değişmez diye bir şey yok, değişebilir. Ama nasıl değişeceği konusunda, bohçanın dört ucunu bir araya getiremiyoruz" dedi. Bakan Çiçek'in bu konuşmasından sonra da, 301'inci maddenin değiştirilmesi konusunda hiçbir somut adım atılmadı.
301. madde, AB tarama toplantısında tartışılacak
Murat Aydın, Ankara /ZAMAN
Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) katılım müzakerelerinde 23. fasıl olan “Yargı ve Temel Haklar” konusundaki ayrıntılı tarama toplantısı bugün Brüksel’de başlıyor.
Temel haklara ilişkin AB müktesebatıyla Türk mevzuatının karşılaştırılması aşamasında, ifade özgürlüğüyle ilgili tartışmalı 301. maddenin de gündeme gelmesi bekleniyor. Toplantıda ayrıca yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı, yargılamanın kalitesi ve hızı, yargı sürecindeki yasal haklar, yolsuzlukla mücadele politikası, temel haklar ve AB vatandaşlarının hakları gibi konular ele alınacak.
“Yargı ve Temel Haklar” başlıklı fasılla ilgili görüşmelerde AB; Türkiye’den, temel haklar ve özgürlüklerle ilgili reformlara devam edilerek uygulamanın AB’ye uyumlu hale getirilmesini, ifade özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılmasını, yolsuzlukla mücadelenin kararlılıkla sürdürülmesini, mahkemelerde savcılarla avukatlar arasında eşitliğin sağlanmasını, Adalet Bakanlığı’nın yargı üzerindeki etkisinin azaltılmasını talep ediyor.
AB müzakere sürecinin en kritik ve zor bölümlerinden olan adalet alanıyla ilgili tarama çalışmaları “Adalet, Özgürlük ve Güvenlik” ile “Yargı ve Temel Haklar” şeklinde iki başlık altında sürdürülüyor. Kısa bir süre önce tamamlanan “Adalet, Özgürlük ve Güvenlik” başlığı altında gerçekleştirilen tarama görüşmeleri kapsamında, uluslararası göç, organize suçlar, yolsuzluk, terör, uyuşturucu, kişisel verileri koruma ve yargı alanındaki işbirliği konularına ilişkin AB müktesebatı ve Türk mevzuatı karşılaştırıldı.
Adalet alanındaki müzakerelerin başlamasına kadar mevzuat uyumunun sağlanması için bazı yasa değişikliklerinin yapılması gerekiyor. Bu çerçevede hukukun üstünlüğünü ve yargı bağımsızlığını hayata geçirebilmek amacıyla Anayasa’da ve yasalarda birtakım düzenlemeler yapılacak.
'Adalet yerine getirilmiyor'
BİRGÜN
Uluslararası Af Örgütü (UAÖ) Avrupa ve Orta Asya Direktörü Nicola Duckworth, "Adil olmayan yargılamalar, Türkiye'nin insan hakları sicilini kötü yönde etkilemeye devam ediyor. Terörle Mücadele Yasası kapsamında yargılananların uzayan ve kusurlu davaları, bugün Türkiye'de adaletin ne denli yerine getirilmediğini çarpıcı şekilde gösteren bir belirtidir.
Türk hükümeti, işkenceye son verme konusundaki bağlılığını açıkça belirtirken bu tür yöntemlerle elde edilen kanıtların halen Özel Ağır Ceza Mahkemeleri'nde kabul edildiğinin ve hâkimlerin bu kanıdardan vazgeçmeyi reddettiğinin ortaya çıkması şok etkisi yaratmaktadır," dedi.
ADİL OLMAYAN YARGILAMA
Haziran 2004'ten beri Devlet Güvenlik Mah-kemeleri'nin yerini alan Özel Ağır Ceza Mahkemeleri'nde adil olmayan mahkeme süreçlerinin aynen devam ettiği kaydedilen raporda şu ihlaller dile getirildi:
-1993 yılı kadar eskiden suçlanan ve hâlâ parmaklıklar arkasında olan kişiler; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) Türkiye'nin adil yargılama yükümlülüklerini ihlal ettiğine dair kararı bulunan davalarda bile etkili bir savunmadan veya davanın yeniden açılmasından mahrum bırakılıyorlar.
-Devlet Güvenlik Mahkemeleri döneminde davalara bakan hakim ve savcılar yeni dönemde de genellikle aynı kişiler olduğundan, yeni sistemde de eski adaleti yerine getirmeyen düzen yeniden oluşuyor.
-Etkin savunma hakkı, şahiderin ifade vermek ve savunma avukadarınca sorgulanmak üzere çağırılmasını düzenli ve keyfi olarak ihmal eden hakimler tarafından ihlal ediliyor.
ÖCALAN SORUNU
AİHM'in Türkiye'nin adil duruşma haklarını ihlal ettiğini belirten kararları uyarınca yeniden yargılama hakkını sağlayan devlet, bir çıkış yolu hükmünü ekleyerek 4 Şubat 2003'de mahkemede beklemekte olan davaların yeniden açılmasını engellediği belirtilen raporda bu durumun nedeninin ise, Abdullah Öcalan'ın yeniden yargılanmasını önleyecek bir yol bulmak olduğu öne sürüldü.
Duckworth, "Türkiye yetkilileri şüpheli/sanıkların veya şahitlerin soruşturma sırasında yasadışı işkence ve diğer kötü muamele yoluyla konuşturulduklarına dair iddialar bulunan ve beklemekte olan tüm ceza davaları tespit etmek için acil ve öncelikli bir sistematik gözden geçirme çalışması yapmalıdır. Hakkında, sanığa karşı kullanılan önemli kanıtların zor yoluyla söyletilen 'itiraflara' dayandığına dair yerinde şüpheler bulunan davaların düşürülmesi yolunda adım atılmalıdır," dedi.
ŞÜPHELİ KANITLAR
Uluslararası Af Örgütü, Türk yeddlilerine uluslararası adil yargılama standartlarına uyması ve tüm işkence iddiaları hakkında kapsamlı soruşturma yapması, davalarda işkenceyle elde edilen kanıtiarın kullanımının durdurulması; etkili savunma hakkının garanti altına alınması; uzayan göz altı sürelerinin ve geciktirilmiş cezai kovuşturmaların sona erdirilmesi çağrısında bulundu.
Uyum yasalarının çıkarılamaması nedeniyle TCY'nin birinci kitabının uygulaması 2009'a kaldı
TCY'ye yine erteleme
**CHP'nin muhalefetiyle uyum yasalarını TBMM'den geçiremeyen AKP, daha önce 31 Aralık 2006'ya kadar ertelediği TCY'nin birinci kitabının yürürlüğünü 31 Aralık 2008'e ertelemeye hazırlanıyor. AKP'nin yasalaşmasında ısrar ettiği tasarılar arasında, Öcalan'a af yolunu açacağı gerekçesiyle eleştirilen etkin pişmanlık düzenlemesi de var.
EMİNE KAPLAN /CUMHURİYET
ANKARA - Türk Ceza Yasası'nın (TCY) daha önce 31 Aralık 2006 tarihine kadar ertelenen birinci kitabının yürürlüğüne ikinci erteleme geliyor. AKP, CHP'nin muhalefet etmesi üzerine ceza yasalarına uyum öngören yasa tasarısını çıkaramayınca dar kapsamlı bir yasa önerisi hazırladı. Buna göre, TCY'nin birinci kitabının uygulaması 31 Aralık 2008 tarihine kadar ertelenecek.
170 yasada temel ceza yasalarına uyum öngören yasa tasarısı AKP ile CHP arasında kriz yarattı. Tasarının, 31 Aralık 2006 tarihine kadar yasalaşması gerekiyor. TCY'nin birinci kitabının yürürlüğü, diğer yasalardaki cezaların uyumlu hale getirilebilmesi için söz konusu tarihe kadar ertelenmişti. Ancak CHP'nin 300'e yakın önerge vermesi üzerine tasarıyı genel kuruldan çıkarmakta zorlanacağını hesaplayan AKP, CHP'den destek istedi.
Adalet Bakanı Cemil Çiçek önceki gün CHP Genel Başkanı Deniz Baykal 'ı Meclis'teki makamında ziyaret ederek yasa önerisine destek istedi. Çiçek, önerinin yasalaşmaması durumunda daha önce çıkarılan ceza paketindeki hükümlerin uygulanamayacağını, bunun da adalet sistemini yaralayacağını anlattı. Baykal ise öneride yer alan ''uzlaşma, hükmün ve davanın ertelenmesi'' hükümlerini öngören maddelere ''Adalet, parayla satın alınır hale gelir'' gerekçesiyle karşı çıktı. Baykal, söz konusu maddeler tasarı metninden çıkmadan destek vermeyeceklerini bildirdi.
Bu maddelerde ısrar eden AKP, tasarının öncelikli olarak çıkması gereken maddelerinin yer aldığı 43 maddelik yeni bir yasa önerisi hazırlayarak TBMM Başkanlığı'na verdi. Yasa önerisine göre, TCY'nin birinci kitabının yürürlüğü 31 Aralık 2008 tarihine kadar ertelenecek. Bu süre içinde diğer yasaların TCY'de yer alan düzenlemelere aykırı hükümleri uygulanmaya devam edecek. Yasa önerisinde yer alan değişikliklerden bazıları şöyle:
* Taksirle yaralama suçunun soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olacak. Ancak suçun bilinçli taksirle işlenmesi halinde şikâyet aranmayacak.
* Tasarının görüşmeleri sırasında Abdullah Öcalan 'a ''etkin pişmanlık'' yolunu açacağı gerekçesiyle tartışma konusu olan hüküm, TCY'ye taşınacak. Buna göre, TCY'nin ''etkin pişmanlık'' başlıklı maddesine, ''Kişi hakkında, bu maddedeki etkin pişmanlık hükümleri birden fazla uygulanmaz'' hükmü eklenecek.
* Evi terk eden çocuğu, rızasıyla da olsa, ailesini veya yetkili makamları durumdan haberdar etmeksizin yanında tutan kişi, şikâyet üzerine 3 aydan 1 yıla kadar hapisle cezalandırılacak.
* Cumhuriyet savcısı, uzlaşma kapsamına giren, üst sınırı iki yıl veya daha az süreli hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı, yeterli şüphenin varlığına rağmen, belirli koşulların oluşması halinde kamu davasının açılmasının beş yıl süreyle ertelenmesine karar verebilecek. Suçtan zarar gören itiraz edebilecek.
* Sanığın yüklenen suçtan dolayı yapılan yargılama sonunda hükmolunan ceza, iki yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezası ise mahkemece hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilecek.
Çevre kirletmenin cezası bugünden itibaren arttı
AA - İZMİR - İki yıl önce yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 'Çevreye karşı suçlar'ı düzenleyen iki maddesi bugünden itibaren yürürlüğe girdi. Söz konusu 181 ve 182'nci maddelere gerekli hazırlıklar yapılsın diye 'iki yıl sonra yürürlüğe girer' ibaresi konulmuştu.
'Çevrenin kasten kirletilmesi' başlıklı 181. madde, belirlenen teknik usullere aykırı olarak ve çevreye zarar verecek şekilde, atık veya artıkları toprağa, suya veya havaya kasten veren kişiye altı aydan iki yıla kadar, atık veya artıkları izinsiz olarak ülkeye sokanlara bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilmesini, bu atık veya artıkların toprakta, suda veya havada kalıcı özellik göstermesi halinde cezanın iki katı artırılmasını hükme bağlıyor. Suç, insan veya hayvanlarda tedavisi zor hastalıkların ortaya çıkmasına, üreme yeteneğinin körelmesine, canlıların doğal özelliklerinin değiştirmesine yol açacak atıklarla işlenirse sorumluları beş yıldan az olmamak üzere hapis ve 1000 güne kadar adli para cezası bekliyor.
Dikkatsizliğe de hapis cezası
'Çevrenin taksirle kirletilmesi' başlıklı 182. madde ise aynı suçun dikkatsizlikle işlenmesi durumunda sorumluların adli para cezasıyla cezalandırılmasını öngörüyor. Ancak bu atık veya artıkların çevrede kalıcı etki bırakması halinde, faillere iki aydan bir yıla kadar hapis cezası verilecek. Tedavisi zor hastalıkların ortaya çıkmasına, üreme yeteneğinin körelmesine, canlıların doğal özelliklerini değiştirmeye neden olabilecek atıkları toprağa, suya veya havaya taksirle verenler, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılacak.RADİKAL
Dayakçı eş için af teklifi
AKP, dayakçı kocayı kurtaracak yasa teklifi hazırladı. Yeni teklif yasalaşırsa, eşini döven AKP'li milletvekili Halil Ürün de ceza almayacak. Teklifle aile içi şiddet de uzlaşma kapsamına alındı. Dayakçı taraf eşiyle uzlaşırsa cezalandırılmayacak.
AKP'den dayakçı kocayı kurtaracak yasa teklifi
EŞİ AFFEDERSE ÜRÜN KURTULUR Sema Ürün, eşinin kendisini dövdüğünü açıklayınca hakkında dava açılan Ürün’ün dokunulmazlığının kaldırılması isteniyor.
TCK uygulamasındaki aksaklıkları gidermek amacıyla hazırlanan teklif yasalaşırsa, AKP'li Ürün gibi dayakçı eşler cezadan kurtulabilecek.
AKP, yeni TCK'nın uygulanmasında yaşanan bazı aksaklıkları düzenlemek amacıyla hazırladığı yasa teklifini Meclis Başkanlığı'na sundu. CHP'nin uzlaşma, hükmün ve davanın ertelenmesi maddeleri nedeniyle destek vermediği teklifle getirilen düzenlemeler şöyle:
* ÜRÜN KURTULACAK: Aile içi şiddet de uzlaşma kapsamına alındı. Eşini dövdüğü için hakkında dokunulmazlık fezlekesi düzenlenen AKP'li Halil Ürün de bu düzenlemeden yararlanacak. Eşi ile uzlaşması halinde ceza almayacak.
* UYARICI YETİŞTİRMEK: Bir kişi kendisi kullanmak üzere uyuşturucu ya da uyarıcı madde etkisi yaratan bitki yetiştirirse suç sayılmayacak.
* KREDİ KARTI SAHTEKÂRLARI: Başkasına ait bir banka veya kredi kartını, bu kişinin rızası olmaksızın kullanarak ya da kullandırarak kendisine veya başkasına yarar sağlayanlar etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanacak. Yani bu kişilere ceza indirimi yapılacak.
* HIRSIZLAR TUTUKLANACAK: Son dönemde artan hırsızlık olayların önlenmesi için de bazıdeğişiklikler yapılacak. Teklif yasalaştığında, yağma ve nitelikli hırsızlık suçunu işlediği konusunda bir kişi hakkında kuvvet şüphe varsa tutuklanacak.
* DAVANIN ERTELENMESİ: Cumhuriyet savcısı, uzlaşma kapsamına giren, üst sınırı iki yıl veya daha az hapis cezası olan suçlarda kamu davasının açılmasını 5 yıl erteleyecek. Yani bu durumda olan kişiler cezaevine girmeyecek. 2 yıl ve daha az süreli cezalarda hükmün ertelenmesi kararı da verilebilecek.
* ÇOCUKLARA ÖNLEM: Şartlı salıverme süresinin hesaplanmasında, hükümlünün 15 yaşını dolduruncaya kadar infaz kurumunda geçirdiği bir gün, iki gün olarak dikkate alınacak. Mevcut yasalarda 18 yaşa kadar böyle bir uygulama yapılıyor. Ancak çocuk suçluların sayısının artması nedeniyle böyle bir önlem alındı.
* ÖMÜR BOYU HAKSIZLIK YOK: Teklif, TCK dışındaki yasalardan hak yoksunlukları bulunanlara da kolaylık öngörüyor.
Örgüt üyelerine tek pişmanlık hakkı
Teklif, TMY kapsamında getirilen, ancak CHP'nin "Öcalan'a yarayacağı" itirazıyla çıkarılan maddedeki, düzenlemeyi de kapsıyor. TCK'nın örgüt suçlarını düzenleyen maddesinde yer alan suçları işleyenler etkin pişmanlık, yani verdiği bilgilerle örgütün çökertilmesine neden olanlara ceza verilmemesi ya da cezanın indirilmesine ilişkin, hükümlerinden bir kez yararlanabilecek. Böylece bir kişi, birkaç ceza indirimi ile cezaevinden kurtulamayacak.
Zübeyde YALÇIN / ANKARA/SABAH
MASAK devre dışı bırakıldı
*Kara para suçuyla mücadele amacıyla hazırlanan Mali Suçları Araştırma Kurumu'na ilişkin tasarı TBMM'de onaylandı. CHP, kurumun denetim faaliyetlerini yürüten özelliğini yitirdiği gerekçesiyle düzenlemeye karşı çıktı.
ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) - Mali Suçları Araştırma Kurumu'na (MASAK) ilişkin yasa tasarısı TBMM Genel Kurulu'nda dün kabul edildi.
Tasarının tümü üzerinde AKP grubu adına konuşan AKP'li Osman Nuri Filiz , tasarıyla, MASAK'ın toplanan verileri inceleyeceğini ve şüphe uyandıran para işlemlerini savcılığa intikal ettireceğini söyledi. CHP grubu adına görüşlerini açıklayan CHP'li Kemal Kumkumoğlu ise tasarının; iktidarın yasaları, denetim mekanizmalarını devre dışı bırakma içinde olduğunun bir göstergesi olduğunu kaydetti. Tasarıyla MASAK'ın denetim faaliyetlerini yürüten özelliğini bir kenara bırakarak sadece koordinasyon kurumu haline getirildiğini kaydeden Kumkumoğlu, ''Tasarı, siyasetin kirlenmişliğiyle mücadele eden bir kurum olan MASAK'ı devre dışı bırakma yasa tasarısıdır'' dedi.
CHP'li Kemal Kılıçdaroğlu da tasarıya yönelik eleştirilerde bulunarak devletin üç maymunu oynadığını söyledi. Kılıçdaroğlu, ''El-Kadı'nın Türkiye'deki ortağı, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 'ın veri danışmanı Cüneyd Zapsu gibi kişiler olduğu sürece, kara parayı aklanamaz'' değerlendirmesinde bulundu.
Yeni TCY'de suç olarak tanımlanan kara para suçuyla mücadele amacıyla hazırlanan MASAK Teşkilat ve Görevler ile Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkındaki yasa, MASAK'ın, Maliye Bakanlığı'na bağlı bir kurum olmasını öngörüyor.
Y A Z A R L A R
Yasayla tarihe bakmak
Turgut Tarhanlı
12/10/2006
Fransa parlamentosunda bugün görüşülecek yasa tasarısı, orada ve burada, farklı açılardan tartışılıyor. Ve tasarının kabulü halinde, bunun daha da süreceği anlaşılıyor. Fransa'daki bu siyasi gelişme, tarihi bir vakanın varlığının bir yasayla tescili suretiyle kayda bağlanması ve buna bağlı olarak, insanların bu yönde bir davranış içinde olmalarının beklenmesi şeklinde özetlenebilir. Tabii, söz konusu olan bir yasa olduğu için, buna aykırılıkların da, bir yaptırımla karşılanması ve ceza uygulamalarıyla karşılanması da cabası.
Dünyayı, böyle pozitif hukukla anlama ve algılama gayretleri karşısında, toprağı bol olsun, Stefanos Yerasimos'u hatırlamamak elde değil. Yerasimos, 20. yüzyılın başlarındaki Ermeni tehciri ve trajik sonuçlarıyla ilgili olarak, birkaç yıl önce Toplumsal Tarih dergisinde yayımlanan bir yazısına, 'tarihi hukukun kıskacından kurtarmak' vurgusuyla başlıyordu.
Hukuki pozitivizmin modern dünyanın toplumsal ilişkilerinin belirlenmesinde, kaba gücün belirleyici olmasına karşı saydam ve eşit ilişkileri güçlendirici bir işleve sahip olduğu söylenebilir. Ancak bu, hayatın, sadece yürürlükteki hukuk kuralları merceğinden tanınması ve açıklanması boyutuna vardığında, bir gerçeklik yanılsamasından öteye anlam taşımaz. Ve bu da, hukuki olmaktan çok tıbbi, patolojik bir durumdur. Ne yazık ki, hem Türkiye'de, hem Fransa'da bu bağlamda karşı karşıya kaldığımız durum, aslında ne tarihle ilgili ne de hukukla.
Tarih, olumlu ya da olumsuz, pek çok gerçeği ve algıyı kucaklayabilir. Tabii tarihin, tarih dışındaki kaygılarla belli çıkarlar uğruna kullanılması da, bu farklılıkları pekiştirici sonuçlara yol açacaktır. Bugün, Fransa parlamentosundaki tarih ve pozitif hukuk kurgusu bunun bir örneği.
Bu anlayışa karşı bir tutumun, hem dayanakları hem de dili bakımından aynı olması aklın kabul edemeyeceği bir durumdur. Bu nedenle TBMM'de, benzeri yasa tekliflerinin sıraya dizilmesi ve Batı tarihinin büyük katliamlara konu olmuş vakalarını yasa maddeleri arasında derleyip, bunlara karşı açıklanan görüşleri cezai yaptırımlara tâbi tutma yaklaşımı anlaşılır gibi değil.
Ama bu tutumun aksine, ifade özgürlüğünü kuvvetle savunurken, bunun, her düşünce ve kanaatin serbestçe açıklanması anlamına geldiğini ama bunun, isteyenin 'soykırım' gibi bir fiili, bugünün toplumsal ilişkileri bakımından savunması anlamına da gelmediğini belirtmekte yarar var. İki gün önceki Türkiye basınında, epey tecrübeli bazı kalemlerin bile böyle fütursuz bir özgürlük anlayışından dem vurduğunu görmek, doğrusu pek anlaşılmaz bir durum. İnsan hakları hukuku standartları ışığında, bugünün ilişkilerinde, 'soykırım' savunusunu ifade özgürlüğünün kapsamına sokmamız mümkün olamaz. Kaldı ki, Fransa'daki siyasi gelişme de bununla değil, Yerasimos'un altını çizdiği, sömürülmeye elverişli bir yaklaşım tarzıyla ilgili.
Bu vaka vesilesiyle, Türkiye'nin, ulusal sınırları ötesindeki tarih boyunca meydana gelmiş emsalsiz insani acılarla ilgilenmesi, bir musibetten doğmuş hayırlı bir gelişme olabilir. Ancak bu siyasi yaklaşımın, ne ölçüde 'başkalarının acısına bakmak' tavrıyla ilgili olup olmadığını bilmiyoruz. Bu bakışın nedenleri büyük ölçüde, Fransa'daki bu gelişmeyle ilgili ve konjonktürel görünüyor. Sadece devletlerarası ilişkilerin güç ve çıkar parametrelerine sıkışmış bir 'insan merkezli' politikanın uzun vadeli sonuçlar doğurması düşünülemez.
Ama gerçekten etkili ve belki, o yöndeki dış politika girişimlerini de daha güçlü ve anlamlı kılacak bir tutumu da gözden uzak tutmamak gerekiyor. Bu, bir devletin, her şeyden önce kendi ülkesindeki insanların, onun yurttaşlarının geçmişte veya bugün mâruz kaldığı acılara nasıl bakıldığı, bunun nasıl görüldüğüyle ilgili bir tutum. Bunun, sadece bir mağdur, bir fail ve bu ilişkide yaptırım gücünü elinde tutan devlet üçgeninde, 'denkleştirici' bir adalet bakışıyla tanımlanması mümkün değil. Asıl önemli olan, bu üçgene sıkıştırılmadan kurulacak bir iletişim gayretiyle o acıyı görme çabası olmalı. Bunun, devletler arasındaki diplomatik iletişim çabalarından daha kolay ve etkili olacağı kanısındayım.
Cübbeli Ahmet ve Jim Bakker
Ergun BABAHAN [ Sabah ]
Köyden kente göç, cemaat ilişkilerinden modern toplum ilişkisine geçişte yaşanan zorluk, hızlı değişim insanları sığınacak ilişkiler ağı aramaya zorluyor.
Bu ilişkiler Sivaslılar Cemiyeti, Karadenizlilik gibi örgütlenmelerde olduğu gibi, cami veya tarikat örgülerine girmeyle sağlanıyor.
Dikkat edilirse, Türkiye'ye kapitalizmin ilk girdiği yer olan Batı Ege kökenli pek şehir derneği yoktur. Yani bir İzmirlilik ruhu vardır belki ama İzmirliler Derneği'ne rastlamazsınız.
Dediğim gibi, kente ve hızına uyum sağlayamayanların en güvenli sığınak yeri dindir. Kimi din adamları (!) da bu boşluğu ustaca doldurmaktadır.
Bu olay Türkiye'ye özgü bir gelişme değildir, dünyanın en gelişmiş ekonomisi Amerika'da da çok yaygındır.
Türkiye şu anda müritlerine son derece tutumlu, bağnaz bir yaşam tarzı öğütleyen Cübbeli Ahmet Hoca'nın lüks, kadınlara düşkün yaşam tarzını tartışıyor.
Amerika'da benzer olaylar yaşanıyor.
Bunların en çarpıcısı 1980'lerde büyük skandala yol açan Jim Bakker olayıdır.
1970'lerin ortasında Kaliforniya'da Hıristiyan Yayın Kuruluşu diye bir televizyon ağı kuran Jim Bakker ve karısı Tammy 1980'lerin başında Charlotte'a taşınıp "Praise The Lord" isminin kısaltılmışı olan PTL ağını kurdu. Kısa sürede 100 istasyona ulaşan PTL yaklaşık 12 milyon izleyiciye hitap ediyordu. Bu başarının ardında bütün mezheplere kucak açmaları ve dil, ırk, renk farkı gözetmemeleri yatıyordu.
Bakker'ler bu dönemde 24 saat yayın yapan ve haftada 1 milyon dolar gelir elde eden bir yayın kuruluşu oluşturmuştu. Bu cazibe merkezi dikkatten kaçmadı ve Jerry Falwell 20 milyon dolarlık bir yatırımla şirket yönetimini ele geçirdi.
Bakker'lar haftada 200'er bin dolar ücret ve yılda 4 milyon dolarlık bir primle işlerini sürdürdüler. Bu arada şirket Bakker çiftinin elbiselerini alması için 100 bin dolara özel jet kiralama gibi masraflara imza attı.
Bu arada Jim Bakker'ın kadınlara ilgisi başını derde soktu. Sekreteri Jessica Hahn'a tecavüz etti, kanal skandal olmasından diye genç kadına 1987'de 625 bin dolar sus parası ödemek zorunda kaldı.
Bu gelişmeler şirket içinde kavgayı su yüzüne çıkardı ve bu arada PTL'in insanlara yılda üç gece kalmalarını sağlayacak devre mülk otelinin aslında büyük bir dolandırıcılık işi olduğu ortaya çıktı.
Tele-evangelizmin kurucusu Bakker, sahtekarlık, dolandırıcılık suçlarından yargı önüne çıktı ve 45 yıl hapse mâhkum oldu. Hapisteyken en yakın dostu Billy Graham ve oğlu idi.
Temyiz cezasını bozdu, yeniden yargılandı, bu kez 18 yıla mahkum oldu, 5 yıl hapis yattıktan sonra da şartlı tahliye edildi.
İnsanların dini inançlarının kötüye kullanılıp köşe dönmenin çarpıcı bir örneği olarak da tarihe geçti.
Benzer olaylara bu coğrafyada daha sık rastlıyoruz. Sadece cami çevresinde örgütlenen topluluklar değil, İslami holding adı altında örgütlenen uyanıklar da insanların emeklerini çalıp kendilerini zenginleştiriyor.
Cübbeli Ahmet'in de böyle bir yola girdiği ortada.
Burada dikkat çekici olan onlarca cemaat arasından İsmailağa'nın sürekli gündemde olması.
Cübbeli Ahmet'in suçu sade Müslümanları dolandırıp lüks bir hayat sürdürmekten daha büyük herhalde.
Oktay EKŞİ oeksi@hurriyet.com.tr
Özgürlük silahımızdır...
FRANSA bizleri şaşırttı mı, yoksa yıllardır zihnimizde taşıdığımız özgürlükçü Fransa’nın değil, şu anda karşımızda bulunan ifade özgürlüğü karşıtı, bağnaz, "tek doğru"lu despotik kafalı Fransa’nın gerçek Fransa olduğunu mu gösterdi?
Galiba ilk defa kralı çıplak gördük. Ondan şaşkınız.
"Ermeni soykırımı olmamıştır dersen, 5 yıla kadar hapis yatar, 45 Euro da para cezası ödersin" diyen -gerçeği bilsen de söyleyemezsin demenin ne kadar utanç verici olduğunu göremeyen- bir Fransa, altını çize çize söylüyoruz... Uygarlık álemi için bir yüz karasıdır.
Bakın "Ermenilere katliam yapılmadı" filan demiyoruz. Gerçi inancımız öyle ama o konuya girmiyoruz.
Olaya "ifade özgürlüğü" yönünden bakıyor ve Fransa Ulusal Meclisi’nin bugün görüşeceği -çok muhtemelen de kabul edeceği- önerinin sadece Fransa için değil Avrupa Birliği için de büyük ayıp teşkil edeceğini söylüyoruz.
Avrupa Birliği demişken "Genişlemeden Sorumlu" Komiser Olli Rehn’in bu konuda Fransa’yı eleştiren sözlerine dikkatinizi çekmek isteriz:
Olli Rehn "Fransız Milli Meclisi’nin öneriyi onaylaması halinde bunun yapıcı olmayan bir etki yaratmasından korkuyorum" diyordu.
Türkiye’ye gelip "Ceza Yasası’nın 301’inci maddesini kaldırın" diye akıl veren, bu maddenin "ifade özgürlüğü ile bağdaşmadığını" söyleyen Olli Rehn sıra Fransa’ya gelince lafı neden dolandırıyor? Olli Rehn bu önerinin "ifade özgürlüğüyle taban tabana zıt olduğunu" söylemeyi bilmiyor mu?
Yoksa bir ülke bir kere Avrupa Birliği üyesi sıfatını kazanırsa artık onun her naneyi yemekte özgür olduğu gibi bir varsayım mı var?
"Avrupa bir kültür ve değerler bütünüdür" diye kasım kasım kasılan "entelektüel"ler nerdeler? Bay Giscard d’Estaign’in yani "Türk" lafı geçince tüyleri diken diken olan eski Fransız Cumhurbaşkanı’nın sesi neden çıkmıyor? Le Monde’un aleme akıl dağıtan makalelerinde bu konu neden işlenmiyor?
Bu öneri nedeniyle Fransa’yı hayalarından (lütfen lügate bakınız) yakalamış bulunmaktayız. Onlara bu çağın değil artık, Galile’nin "Dünya kendi ekseni etrafından dönen bir küredir" demeyi yasaklayan Engizisyon dönemi Fransası olduklarını söyleme hakkımız var.
Abarttığımızı düşünmeyin. Biz "Ermeni soykırımı" iftirasıyla başlayan bu kavgadan başarıyla çıkmaya mecburuz. Çünkü aksi halde o iftirayı sicilimizden temizleyemeyiz. Bu da -dün bu sütunda yazdığımız gibi- kavgayı çok akıllıca yürütmemizi gerektiriyor. Taha Akyol’un da kendi sütununda ifade ettiği gibi bu kavgada bizi etkili ve güçlü kılan silah "ifade özgürlüğü" konusunda Fransa’nın içine düştüğü -veya düşmek üzere olduğu- durumdur.
Ancak başkasına "Yaptığınız ifade özgürlüğü yönünden büyük ayıptır" diyecek olan Türkiye’nin kendi ayıplarından kurtulması öncelikli koşuldur. Örneğin yeni Ceza Yasası’nın 301’inci maddesi değiştirilmedikçe, sayısız defa yazdığımız diğer sakıncalı maddeleri düzeltilmedikçe, sözümüzü dinletemeyiz. Dinletemediğimiz gibi, sonunda sesimizi kesmeye de mecbur oluruz.
Gördüğünüz gibi bizi yine "ifade özgürlüğü" selamete çıkarır.
Korsanlık ayağa düşünce
09/10/2006 (2615 defa okundu)
M. Serdar Kuzuloğlu
Başbakan'ın ağzından bilişim kelimesini sık duyar olduk. Bakanlarda da durum aynı. Türk Telekom 2 milyona yakın hane ve kurumu ADSL'in ucuna bağladı. 2007'ye kadar bu sayıyı 5 milyona çıkarmayı hedefliyor. Milli Eğitim Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı yine bilişim kullanımını artırma yönünde çalışmalar yürütüyor. Türk Telekom'un son girişimi, yerli bilgisayar üreticileriyle ortaklaşa her eve bilgisayar sokmak. Bu kampanyanın tanıtımında konuşan Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım'ın da değindiği gibi 10 yıl önce sadece 16 milyon olan internet kullanıcısı sayısı bugün 1.5 milyar kişiyi geçti. Bizdeki abone sayısının 16-18 milyon kişi aralığında olduğu iddia ediliyor.
Bilgisayar, internet güzel ama aynen şehirler gibi hesapsız kitapsız geliştiğinde konfor ve faydadan çok sıkıntı ve zarar getirebiliyor. Bilişimde planlama yaşam alanlarında değil otomobile; yayalara bile dar gelen yollara, park yeri derdinin yol açtığı motorize kaldırım işgaline, bozuk altyapı yüzünden çamur, sel ve çukura mahkûm bırakan mekânlardan çok daha önemli. Planlama olmayınca kimi zaman yapılan şey sadece kendimizi tatmin etmek oluyor. Örneğin ADSL bağlantı hızları artıyor ama yurtdışı çıkışımız hâlâ çok kısıtlı olduğu için bir türlü tam anlamıyla hızlı bir erişime sahip olamıyoruz. Elbette her işiniz bu ülkenin sınırları dahilindeyse sorun yok. Ama ona da 'internet' değil 'intranet' desek daha doğru olurdu herhalde.
Bu yaygınlaşma sürecine paralel bir bilgilenme kaynağı da olmayınca bilişim pekâlâ bir tehlike unsuru haline de gelebilir. Bilgisayar güvenliğinde yıllara dayanan tecrübeye sahip Symantec firmasının son raporuna göre saldırıların yüzde 86 ile neredeyse tamamı ev kullanıcılarını hedef almaya başlamış. Kurumların giderek artan oranda önlem almaya başlaması çoğunlukla işletim sisteminin güncellemesini bile yapmaktan aciz sıradan ev kullanıcılarını cazip bir yem haline getiriyor.
Sızılan bilgisayarların çoğu da zombi olarak kullanılıyor. Yani korsanların veritabanlarındaki adreslere yollanacak milyarlarca penis büyütme, evden çalışıp köşe dönme ve imitasyon Rolex pazarlama mesajlarının taşıyıcısı durumuna geliyor. Yoksa bilgisayarınızın içindeki ıvır zıvırın bu tip insanları çok enterese ettiğini düşünmeyin. Elbette banka ve benzeri hassas sitelere ait kullanıcı adı ve şifrelerinizin peşinde koşanları da görmezden gelmemeli. İşin acı yanı eskiden bir nebze uzmanlık gerektiren bu işler artık neredeyse ortalama bir bilgisayar kullanıcısı tarafından bile yapılacak kadar kolaylaştı. Sağ olsun bilgisayar dergilerimiz CD'lerinde bunları yapan yazılımları verip sayfalarında da tanıtımlarını yapınca ortalık ister istemez binlerce hevesliyle dolup taşıyor.
O dergilere o yazılımlar için onay verenlerin etrafındaki insanların canı yandığında ne hissedecekler çok merak ediyorum.
Kullanım şeklimize bağlı olarak bilgisayarlarımızda birçok bilgi barındırıyoruz. Hatta kimilerinden haberdar olduğumuz bile söylenemez. Dolayısıyla müdahale ve bilgi sızdırma girişimlerininden endişe etmemiz doğal. Ancak bir de kendi rızamızla, ister istemez paylaştığımız bilgiler var. Sizden ısrarla cep telefonu numaranızı isteyen formlar ya da sizi adım adım takip eden web siteleri gibi. Gmail hizmeti sırasında Google'ın bilgi toplamayla ilgili prosedürlerinden detaylarıyla bahsetmiştim (getir.net/du ve getir.net/3l adreslerinden okuyabilirsiniz). Örneğin Google'a adım atar atmaz bilgisayarınıza yaklaşık 30 yıl silinmeyecek bir dosya yerleştiriyor. Bir bilgisayarın o kadar uzun süre kullanımı beklenmez ancak bunun anlamı şu: Google'da attığınız her adım, yaptığınız her arama bir yerlerde sizin kimlik numaranızla kaydoluyor. Meşhur bir laf vardır; ne yersen osun diye. İnternette de ne ararsan osun. Aramaların hakkınızda ne kadar ipucu sunduğunu tahmin edemezsiniz.
Gmail daha da ısrarcı. Örneğin mesajları silme düğmesini çok sonra ekledi. Bir şey silmemizi pek istemiyordu çünkü. Ama daha önce de yazdığım gibi siz silseniz de o mesajlarınızı asla silmiyor; bir yerlerde saklıyor. Sakla samanı, gelir zamanı...
Örneğin geçen hafta gündemi meşgul eden sübyancı ABD milletvekili olayında gözden kaçan bir ayrıntı takibin nasıl yapıldığı ve suçun nasıl ispatlandığı oldu. Cumhuriyetçi vekil Mark Foley'in başını yakan 2003 yılındaki MSN mesajlarıydı. Hemen her sohbet yazılımı genellikle standart olarak sohbetleri kaydetmeye ayarlı. Siz kapatsanız da karşıdakinde bir kopyası olabilir. Hizmet veren firmalarda da bir kopyanın saklandığı iddiası da inandırıcılığını koruyor.
Tarih ve cumhuriyet
Umur TALU [ Sabah ]
Fransa'da geçen yıl çok sayıda ünlü tarihçi ve yazar bir beyanname yayınladı.
"Tarihe özgürlük!" diyorlardı.
"Tarih" in kanunlarla belirlenmesini, tanımlanmasını, sınırlanmasını istemiyorlardı.
O gün gündemde, "Sömürgeciliğin iyi bir şey de olduğuna dair kanun" vardı.
Ya öyle bir şey işte!
"Fransızların denizaşırı ülkelerde, özellikle de Kuzey Afrika'daki olumlu rolleri" ni teslim etmek, ders kitaplarında da anlatılması için kanun.
O tarihçilere göre böyle kanunlar adeta kafayı yemişlik göstergesiydi.
Açıklamalarında "Tarihe özgürlük!" derken ayrımcılık yapmadılar.
"Tarihin bir kısmına özgürlük" demeye getirerek, bir kısmı için tutsaklığı kabul etmediler.
Karşı çıktıkları üç önemli kanun daha vardı:
Gayssot Kanunu 1990: Irkçı, anti-semit ifadelere yasak ve ceza.
1. Taubira Kanunu 2001: Köleliği insanlık suçu olarak tanımlayan ve karşı görüşe yasak ve ceza.
2. Devlet Kanunu 2001: "Fransa, 1915 Ermeni soykırımını açıkça tanır" diyen kanun. Devlet kanunu olduğu için ceza hukukunda bir yaptırımı yoktu.
Bugün gündeme gelen "Karşı görüşe ceza"; onu tamamlamak, o bildiricilerin deyişiyle, "Tarihi biraz daha rehin kılmak" için kotarılan kanun.
Ve ırkçılık, kölelik, soykırım gibi insanlık suçlarına dair vaka ile kavramların "kötülük yükü" ne karşı hassasiyet bir yana;
"Sömürgecilik" gibi bir kötülüğün "olumlu rolü" nü dahi yüzde 64 onaylayan azıcık kafayı yemiş bir kamuoyu mevcut.
Sadece lise artı en az iki yıllık eğitimlilerde yüzde 45'e düşebilen, daha düşük eğitim seviyelerinde ise yüzde 70'lere çıkan bir kamuoyu.
"Demokrasiler" i abartmamalı; ama o tarihçiler ve benzerlerini düşününce de, küçümsememeli!
Tartışmalarda ilginç bir tez de şuydu:
"Fransa devleti, Yahudilerin toplanması, kamplara nakli ve katlinden bir şekilde sorumludur. Aynı şekilde, kölelikten de. O yüzden bunlarla ilgili kanun mümkündür. Oysa, Ermeni soykırımı, olmuşsa dahi, Fransa'yı ilgilendirmez. Tamamen politiktir."
Ama yine, her türlü görüş ve tartışmanın kamusal alanda bulunabilmesini savunan "Tarihçiler" inkine dönersek;
Dönelim, çünkü "Biz" de de bunu açık yüreklilikle savunabilecek kaç yiğit, kaç vicdan, kaç ikiyüzlülükten azade kafa var, merak konusudur. Özellikle devlet, siyaset, bürokrasi, üniversite, medya dünyası ile o dünyaların gölgesindeki çoğumuzda.
Düşünce yönetilemez, düşünceye hükmedilemez.
1. Tarihe birtakım dogmalar sabitlenemez.
2. Geçmişle kesintisiz ve çok sesli diyalog yok edilemez.
3. Suç, mahkemelerin işidir.
4. Özel durumların kolektif hatıralarının herhangi bir biçimi ceza konusu olamaz.
5. Siyaset hayatında, edebiyat ve tarih yazımında kamusal özgürlükler kısıtlanamaz.
6. Tartışma özgürlüğüne inancımız yoksa, cumhuriyet kelimesi tüm manasını kaybeder.
Bu vesileyle son maddeyi bir kez daha, "cumhuriyet" in atası sayılan Fransızlara ve burada özgürlüklere, karşı fikirlere, tartışmalara, tarihin farklı yorumlarına hem de "Cumhuriyet" adına sopa sallayan, ceza üstüne ceza dayayan "Cumhuriyete Firansızlar" a arz edebilir miyim:
"Tartışma özgürlüğüne inancımız yoksa, cumhuriyet kelimesi tüm manasını kaybeder."
Şimdi dileyen, "Cezayir'de de soykırım oldu" diyerek, buradakini sözde karşı çıkarken kabul etmiş olsun;
Dileyen büyük boykota başlasın; ama önce en büyükler.
Mesela OYAK. Mesela OYAK'ı yönetenler, en kıdemli üyeleri!
Sahi, boykot meselesini öyle ya da böyle yazanların bir kısmı "OYAK'ın patronları" nın adını dahi anamıyor.
Oysa, "Cumhuriyet, tartışma özgürlüğüne inanç demek" tir!
Asıl zihnimiz açılsın.
Bekir COŞKUN bcoskun@hurriyet.com.tr
’İrtica’nın yeni adı...
BİLİYORSUNUZ, Başbakan irticaya yeni isim buldu:
"Aşırılık..."
"İrtica" sözcüğü onu niçin rahatsız etti, elbette bilemeyiz.
Ama Başbakan büyük bir düşünür olduğu için, demek ki düşündü düşündü ve buldu.
"Aşırılık"ın içinde masumiyet var.
Diyelim ki Trabzon’da papazı vuran, ya da Danıştay üyelerini kurşuna dizen "irtica" suçluları aslında biraz ne yaptılar:
"Aşırılık..."
Demek oluyor ki "Allah için" işlenen cinayetler, bombalamalar... Şeriatı geri getirmek için kurulan tuzaklar...
Tümü "aşırılık"tan...
*
"Aşırılık" iyi bir buluş.
İçinde "Aşı..." var.
"Aşır..." var.
Ilımlı İslam tanımındaki "ılımlı"nın karşıtı olarak "...ılık" var...
Bir araya getirdiğinizde "Aşırılık" oluveriyor.
*
Diyelim ki; Hürriyet’te jet-ski’nin üzerinde giderken gördüğünüz, Başbakan’ın da diploma sayısına vurup övgüyle söz ettiği tarikatın önde geleni Cüppeli Ahmet Hoca’yı artık tanıdınız.
Bu değerli zatın Pierre Cardin, Versace, Ferre marka gözlüklere düşkünlüğü, karısına 16 bin dolarlık Chopart saat alması, Alpler’de beş yıldızlı otellerde kar tatili yapması ne?
"Aşırılık"ın "Aşır...." kısmı...
Jet-ski’ye binme kısmı ne?..
"Ilımlı İslam"a geçişte işin "....ılık" yanı...
Pekiiii...
Bu değerli zat cemaatine "Çocuklarınızı medreseye gönderin... Erkeklere de bakmak günahtır... Küçük kızları da çarşafa koyun..." dediğinde ne oluyor dersiniz?
İşte o zaman heceleri birbirine vuruyorsunuz, irticanın yeni tanımı "Aşırılık" oluyor, o kadar.
*
Bence Başbakan "irtica"ya iyi bir isim buldu.
Ben de kaç gündür; toplumun gözünün içine baka baka, devletin tepesinde otura otura, milleti uyuta uyuta, irticayı körüklemenin adını arıyorum.
Bulamıyorum...
ŞAHİN ALPAY
12.10.2006 PERŞEMBE
AB’yle ne yapmalı?
Türkiye’nin AB’ye katılmasının kararlı destekçileri bile, Gümrük Birliği anlaşmasını on yeni üyeye teşmil eden protokol (Ankara Anlaşması) uyarınca hava ve deniz limanlarının yıl sonuna kadar Kıbrıs Rum gemilerine açılmaması halinde, Türkiye-AB ilişkilerinin bir “tren kazasına” uğrayabileceğinden, katılım müzakerelerinin (belki bir daha açılmamak üzere) askıya alınabileceğinden söz ediyorlar.
Ankara, “Ermeni soykırımı”nı inkârı suç haline getirmesi halinde Fransa’ya misilleme yapmaya hazırlanıyor. AB siyasileri ve seçkinlerinin, Türkiye’yi Avrupa’dan uzaklaştıracak adımlar atacak kadar “budala” olmadıklarını varsaysak bile, önümüzdeki dönemde Türkiye-AB ilişkilerinde gerginlikler yaşanması kaçınılmaz görünüyor.
Böyle bir dönemde Türkiye’de siyasetin demokratikleşmesini ve ekonominin modernleşmesini savunanlar, AB ile ilişkiler konusunda nasıl bir tavır takınmalı? Bunun ipuçlarını Hasan Ersel (Sabancı Üniversitesi) ve Fatih Özatay’ın (TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi) kaleme aldıkları bir makalede bulmak mümkün. “The EU Negotiations as a Reform Strategy: Turkey’s Problem Ahead / Reform Stratejisi Olarak AB Müzakere Süreci: Türkiye’nin Önündeki Mesele” (Eylül 2006) başlıklı makalede, ekonomik alanda Türkiye’nin izleyebileceği üç değişik stratejinin Türkiye’de sosyal refah üzerine etkisinin ne olabileceğini inceliyorlar. Hayli sofistike bir analiz temelinde varılan sonuçları şu noktalarda toplayabilirim:
Strateji 1 / AB Stratejisi: AB üyeliği konusunda bir belirsizlik yoksa Türkiye’nin, AB’nin çizdiği reform programını izlemesi sosyal refahın azamileştirilmesi açısından en akıllı yoldur. Ancak, katılım sürecinin sonucu belirsiz ise, hele reform süreci olumsuz bir cevapla aniden kesilebilecek ise, bunun Türkiye’ye bedeli yüksek olur. Katılım sürecinin “ucu açık” olduğu koşullarda, AB’nin çizdiği reform sürecini izlemek, sosyal refah açısından olumsuz sonuçlara gebedir. Zaten “Belki çocuklarımız ve torunlarımız yararlanır” varsayımıyla sürdürülecek bir reform programına toplumdan destek bulmak zordur.
Strateji 2 / İç Reform Stratejisi: Eğer AB’ye katılım sürecinin sonucu konusunda belirsizlik hakim ise, Türkiye’nin kendi önceliklerine göre belirlenecek ama disiplinle uygulanacak bir reform stratejisi, AB’ye endeksli reform stratejisine nazaran daha olumlu sonuç verecektir. Türkiye’nin kendi programıyla AB’nin önerdiği program örtüştüğü oranda Türkiye AB’ye katılım sürecinden büsbütün kopmaz, ama reformları kendi öncelikleri ve hızıyla uygular. Burada AB sürecinin koyduğu disiplin yoktur, ama her an olumsuz bir gelişmeyle karşılaşma endişesi de yoktur.
Strateji 3 / Statükoyu Koruma Stratejisi: Reformlardan vazgeçmek, yani mevcutla yetinmeye yönelik bir politika ise en kötü sonuçları verecektir. Çünkü reformlar sürdürülmediği takdirde sosyal refahı arttırmak mümkün değildir. Bu (popülist) strateji kısa dönemde politikacılara daha cazip gelebilir.
Ersel ve Özatay’ın analizleri konuya ekonomik açıdan yaklaşmakta. Ancak, aynı analiz siyasi alana da uygulanabilir. Eğer Türkiye, Kopenhag Siyasi Kriterleri’ni siyasi, iktisadi ve idari bütün yönleriyle benimseyecek, AB müktesebatını tümüyle kabullenecek olsa dahi AB’ye üye olamayacak ise, reform programını AB’ye endekslemenin yararı yoktur, zararı olabilir; çünkü buna toplumdan destek bulmak zor olduğu gibi, toplumun reformların karşısına geçmesi sonucunu da verebilir. Neticeten: Eğer AB Türkiye’nin üyeliği konusunu yokuşa sürüyorsa, aklın yolu siyasi ve iktisadi reformları AB üyeliği tasavvurundan bağımsız olarak tasarlamak ve uygulamaktır.
Tabii dördüncü bir stratejiyi tasavvur etmek de mümkün görünüyor. O da reformlardan geriye gitme stratejisi, örneğin Türkiye’nin seksen küsur yıl önce otoriter bir rejim altında izlediği politikaları canlandırma stratejisi olabilir. Buna toplumdan destek bulmak imkansızdır, ama hayalini kuranların hâlâ mevcut oldukları son günlerin tartışmaları içinde iyice su yüzüne çıktı.
12.10.2006
Tabular yıkılacak mı?
Nazlı ILICAK - Takvim
Anayasa Profesörü Mustafa Erdoğan'ın Radikal'de Neşe Düzel'e verdiği mülâkatı okuyunca, "Başımıza taş mı yağacak nedir!" diye ürktüm.
Bakın neler söylüyor:
"... Askerler bu konuşmalarıyla bize, 'Bizi yok sayamazsınız. Biz, sistemin vazgeçilmez aktörüyüz. Türkiye'nin durumu Amerika'ya ve Avrupa'ya pek benzemez. Bizim özel şartlarımız var. Askerin siviller tarafından denetlenmesi işini çok fazla ileri götürmeyin' demek istiyorlar." "... TESEV raporu rahatsız etti; çünkü, Silâhlı Kuvvetler üzerindeki sivil denetim meselesini kamuoyu önünde kapsamlı bir biçimde tartışmaya açtı. Bizimkiler AB sürecinde gevşese bile, Avrupalılar'ın sivil denetimin peşini bırakmayacakları anlaşıldı."
"... Askerleri kaygılandıran bir başka neden de şu oldu: Türkiye'de savunma meseleleri şimdiye kadar hep askerlerin uzmanlık alanı olarak görülüyordu. Siviller bu konuda bilgisizdi. Eğer, Silâhlı Kuvvetler'in gerçekte nasıl işlediği hakkında kamuoyunun ve parlamentonun bilgisi artarsa, insanlar bugün polisi nasıl tartışıyorlarsa, Silâhlı Kuvvetleri de tartışmaya başlayacaklar; onu kontrol etmek isteyecekler, sorgulayacaklar ve onu şeffaflığa zorlayacaklar. Bu, Silâhlı Kuvvetler'in alıştığı bir şey değil."
"... Orta ve kısa vadede, TSK Savunma Bakanlığı'na bağlanacak. Genelkurmay Başkanlığı da devlette herhangi bir genel müdürlük olmayı kabul edecek. Batı demokrasilerinde ordu polis gibi teknik bir aygıttır ve Genelkurmay Başkanı da politik bir makamdır. Yani başkanın kim olacağını hükümetler belirler. Bu, bizdeki gibi askerin kendi kendisine karar verebileceği bir şey değildir. Bizde herkes gayet emin. 20 sene sonra kim hangi makamda olacak, belli. Bu bir oldu bittidir. Yarın öbür gün, bir başbakan, Genelkurmay Başkanı'nı bir konudaki tutumundan dolayı görevden alabilecek."
***
Bundan 10 sene önce "Herkesin kendi özel telefonu olacak" demişlerdi de hiç inanmamıştım. O gün bize hayal gibi görünen şey gerçekleşti. Bu defa Mustafa Erdoğan'a inanmak istiyorum: Genelkurmay Başkanlığı, Milli Savunma Bakanlığı'na bağlanacak. İktidar, istemediği takdirde Genelkurmay Başkanı'nı görevden alabilecek. Tabular yıkılacak.
Sahi, neden bütün bunlar Türkiye'de gerçek olmasın! Cep telefonu teknolojik gelişmenin, diğeri ise siyasi gelişmenin ürünü... Sonuçta, her ikisi de "Batı" patentini taşıyor.
Batı'dan laikliği alacağım, teknolojiyi alacağım, demokratik kurulları alacağım, birçok yasayı alacağım... Ama sıra askersiyaset ilişkilerine geldiğinde, kepenkleri kapatacağım.
İşte, bu mümkün değil.
Bankaya bağış yapmanın avantajı
Şükrü KIZILOT skizilot@yaklasim.com
BAŞLIĞI okuyunca "Banka bizden zengin. Niçin bankaya bağış yapacakmışım" dediğinizi duyar gibiyim.
Haklısınız ancak bu banka farklı bir banka; gıda bankası...
Gıda bankacılığı faaliyetinde bulunan dernek ve vakıflara yapılan bağışlara "çok özel bir vergi avantajı" var.
AVANTAJ NE?
Gelir Vergisi Kanunu’nun konu ile ilgili 40/10. maddesine göre; "Fakirlere yardım amacıyla gıda bankacılığı faaliyetinde bulunan dernek ve vakıflara, Maliye Bakanlığınca belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde bağışlanan gıda, temizlik, giyecek ve yakacak maddelerinin maliyet bedelinin tamamı" beyanname veren gelir ve kurumlar vergisi mükelleflerince, gider olarak indirilebiliyor (Bu düzenleme 5035 ve 5281 sayılı yasalar ile getirildi. 2 Ocak 2004 ve 31.12.2004 tarihlerinden itibaren yürürlüğe girdi. Bkz. GVK Md. 40/10, 89/6 ve KDV Kanunu Md.17).
Gıda bankacılığı ile uğraşan; Deniz Yıldızı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği, Deniz Feneri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği, Hızır Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği, İnsan Eğitimi Kültür ve Eğitim Vakfı gibi çok sayıda dernek ve vakıf var.
Gıda bankacılığı ile uğraşan vakıf ve derneklerin, fakirlere yardım amacıyla faaliyette bulunmaları, takdir edilecek bir olay. Ancak Atatürk, laiklik ve Cumhuriyet’e tavır alan, bazı cemaat ve vakıfların, dernek ya da vakıf çatısı altında, farklı amaçları gerçekleştirmeye yönelik, bu tür faaliyetleri için aynı şeyleri söylemek mümkün değil.
DİĞER VAKIF VE DERNEKLER
Diğer vakıf ve derneklere yapılan bağış ve yardımlara gelince, olayın boyutu değişiyor. Bunlardan yalnızca Bakanlar Kurulu’nca "vergi muafiyeti" tanınan vakıflar ile kamu yararına çalışan derneklere tanınan "sınırlı bir avantaj" var.
Bunlara yapılan bağış ve yardımların, beyan edilen gelirin yüzde 5’ini (kalkınmada öncelikli yöreler için yüzde 10’unu) aşmayan kısmı, gelir vergisi beyannamesi veren mükelleflerce, indirim konusu yapılabiliyor.
ÖRNEK: Her ikisi de gelir vergisi mükellefi olan ve 100’er YTL kazanç elde eden iki kişi var. Bunlardan (A), gıda bankacılığı yapan bir vakfa, 100 bin YTL, (B) ise Mehmetçik Vakfı’na 100 bin YTL’lik gıda, temizlik, giyecek ve yakacak maddesi bağışlamıştır.
Bu durumda, gıda bankacılığı yapan vakfa bağışta bulunan (A), 100 bin YTL’lik bağışın TAMAMINI kazancından indirecek ve 1 YTL dahi vergi ödemeyecek. Mehmetçik Vakfı’na bağışta bulunan (B) ise, yaptığı bağışın yüzde 5’ini yani 5 bin YTL’sini kazancından düşebilecek, kalan 95 bin YTL’nin de gelir vergisini ödeyecektir. Bu örnek, kurumlar vergisi mükellefleri için de aynen geçerli. Hemen belirtelim, gıda bankacılığı yapan vakfa, Bakanlar Kurulu’nca "vergi muafiyeti" tanınması ya da derneğin kamuya yararlı dernek olması gerekmiyor. Ayrıca, yapılan bağışlar KDV’den de müstesna tutuluyor.
Fakirlere yardım amacıyla gıda, temizlik, giyecek ve yakacak maddesi bağışlanması, güzel bir olay. Ancak bu bağışların, farklı amaçlara alet edilmemesinde, gıda bankacılığı yapan dernek ve vakıflarla sınırlı tutulmamasında ve etkin bir denetim yapılmasında yarar var.
| Basinda Yargi Haberleri... |
| Canım Babam Hasan ÖZDERİN ’in Aziz Hatırasına, ( 13 Aralık 2004 – Söz Eylemini Yitirdi...) Derleme : Metin OZDERIN |
| OZDERIN,M. |
| msn: ozderin@hotmail.com |


0 Comments:
Post a Comment
<< Home